On Ekim’den Sonra

05 Eki 2017

Takvim yaprakları 10 Ekim’i gösterdiğinde Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’da toplanmıştı emekçiler. Çeşitli milliyet ve uluslardan emekçi halk ağızlarında “barış” şiarlarıyla Ankara Gar’ının önünden yürüyordu omuz omuza. O gün tarihte defalarca katliam, baskı ve imha politikalarıyla “terbiye” edilmeye çalışılan ezilen ulus ve emekçiler bir kez daha sınavdan geçeceklerdi. Daha 20 Temmuz’da yoldaşlarımız toprağa tohum olmuştu Suruç’ta. Memleketin dört bir yanında yankılanmıştı 33 devrimcinin Kobane düşleri.

Halkların direnişi ve dayanışması kimlerin canını sıkmıştı peki? Kimdi bundan hoşnut olmayan? Elbette yalnızca IŞİD değildi hoşnut olmayan. On Ekim Katliamı sonrası kimdi 109 canın katledilmesine sevinen? Sorularımızın cevapları bizi katliamın sorumlularına götürecektir.  Elbette ki Türk hakim sınıfları ve onun iktidarda ki temsilcisi AKP bu katliamın baş sorumlusudur.

On Ekim devrimcilere gerçeği bir kez daha kavrattı

Mao Zedung’un da dediği gibi; “Biz savaşın sona ermesini savunuyoruz, savaş istemiyoruz; ama savaş sadece savaşla sona erdirilebilir ve silahlardan kurtulmak için silahlarımızı kuşanmamız zorunludur.”

Tarihte faşizm hiçbir zaman barışı kendi elleriyle vermemiştir. Faşizm kaostan beslenir, kaos faşizmi geliştirir. Komünistlerin görevi kaosu başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen milliyet ve ulusların lehine çevirebilmektir. Barış bizlere altın tepside sunulmayacaktır elbette, ezilenler barışı bedel ödeyerek faşizmin zindanından çıkarmasını bilmelidir. 10 Ekim bizlere bu gerçeği bir kez daha hatırlatırken, girdiği yönetememe krizini savaş ile aşmaya çalışan iktidardan “barış” talebinde bulunmak saflık olacaktır. MLM’lerde “savaş ve barış” olguları daha derinlikli bir tartışma konusudur bu meselede şimdilik genel bir anlayış koymakla yetineceğiz.

Devlet yapısı gereği kendisine biat etmeyen halklara katliamı bir yöntem olarak bellemiştir, TC’nin tarihi katliamlar tarihidir. Ağrı-Zilan, Dersim 38, Maraş, 1 Mayıs 77, Madımak bu toplu katliamların tarihteki örneklerinden bir kaçıdır. Katliamın yöntemi zamanla değişmiş olsa da amacı ve katliamların hedeflenenleri değişmemiştir. İsyan ruhunu kuşatmaya yok etmeye çalışan katliam politikaları T.Kürdistanı’nda sistematik olarak onyıllar boyu devam etti.  Silvan, Sur, Nusaybin ve Cizre’de gelişen öz yönetim direnişlerinde ki yıkım ve imha bunun günümüz örnekleridir. Dün Dersim’i bombalayan uçaklar, bugün de bombalarını kullanmaktan geri durmamaktadır. Katliam bu devlete uzak bir kavram değil, bu devletin bir geleneğidir. Ancak başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen cins, milliyet ve ulusların mücadelesi bu geleneği tersine çevirebilecek gücü içinde barındırır.

Katliamların kanıksatılması ve bilinçli yaratılan korku ortamı

2015-2017 yıllarında gerçekleşen 34 silahlı ve bombalı saldırıda  363  insan yaşamını yitirdi. HDP’nin Amed’teki mitinginde başlayan katliamlar silsilesi yılbaşı günü gerçekleşen Reina katliamına kadar devam etti. Her katliam sonrası korku sokaklara hâkim olmuşken bunu iktidarın katliamlara karşı farklı tavır takınması ve katliamları bahane ederek cadı avına çıkması izledi. Fakat bu av yalnızca devrimcilere yönelik oldu. Binlerce devrimci demokrat katliamların ardından gözaltına alındı ya da tutuklandı.

Düşenlerimizin mücadelelerini zafere taşımak görevimizdir

Suruç davasında devlet hukukun karşısında durmuş ve davada hiçbir gelişmenin olmaması için yemin etmiş, Ankara katliamı davasında ise devletin kaçırdığı deliller  hala gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. T.Kürdistanı’nda ki katliamlara dair davalar dahi açılmadı, aksine T.Kürdistanı’nda yaşananların katliam olduğunu söyleyenler tutuklandı. Devrimci demokratlara yönelik katliamların ortak bir yönü daha var. Bu katliamların hiçbirinde güvenlik önlemi alınmamış, canlı bombalar ellerini kollarını sallayarak halkın içine girmiştir. Devlet her katliam sonrası bunu reddetse de Ankara katliamının yeni ortaya çıkarılan görüntüleri devleti bir kez daha yalanlamıştı. Evet güvenlik zafiyeti yoktu çünkü katliam devletin katliamıydı ve ona göre başarıya ulaşmıştı!

Gün kara kara düşünmenin günü, vakit yılgınlığa kapılmanın vakti değildir. Bizler yaşıyorsak, düşenlerimize bir yaşam borçluyuz ve onların mücadelelerini zafere taşımak gibi bir görevimiz var. Bunun için yılgınlığa, umutsuzluğa kapılmaya ve kavgadan kaçma lüksüne sahip değiliz. Kavgayı kuşanarak düşenlerimizin taşıdığı bayrağı yükseklere çekmek bizlerin zorunluluğudur. Ankara katliamı 109 arkadaşımızın bizlere bıraktığı direniş mirasıdır, bu mirası sahiplenmek ve yarınlara onların kavgasını taşımak sorumluluğumuzdur.

Bir YDG okuru

 

 

benzer haberler